***
Son yıllarda hepimizin dilinde aynı cümle var:
“Zaman çok hızlı geçiyor…”
Sanki bir ilüzyonun içindeyiz. Gözümüzü kapatıp açıyoruz, mevsimler birbirine karışıyor, yıllar üst üste biniyor. Özellikle 2020’den bu yana…
O yıl sadece bir virüs değil, zaman algımızı da değiştiren bir kırılma getirdi.
Evlerimize kapandık, sokaklar sessizleşti, takvim durdu ama takvim yaprakları düşmeye devam etti.
Her gün birbirine benzemeye başladığında, beynimiz “anı” işlemekten vazgeçti.
Ve o günden sonra hiçbir şey aynı hızda akmadı.
Şimdi dışarıdayız ama hâlâ sanki o ilüzyonun içindeyiz.
Sosyal medyada bir videodan diğerine geçerken, gündemden habere, haberden krize savrulurken zamanın nereye gittiğini fark etmiyoruz.
Eskiden bir gün bir hikâyeydi, şimdi ise sadece “içerik” oldu.
Her şey daha kısa, daha hızlı, daha yüzeysel…
Belki de bu yüzden artık hiçbir şeyin “anı” kalmıyor.
Fotoğraf çekiyoruz ama yaşamıyoruz.
Plan yapıyoruz ama yetişemiyoruz.
Yaşadığımız çağda “şimdiki zaman”, elimizden kayan bir su gibi.
Peki gerçekten zaman mı hızlandı, yoksa biz mi yavaşlamayı unuttuk?
Belki de cevabı basit:
Zaman hep aynı hızda akıyor, ama biz onu fark edecek kadar yavaşlayamıyoruz.
***
Belki çözüm, biraz durmakta.
Bir kahveyi acele etmeden yudumlamakta,
güneşin batışını gerçekten izlemekte,
ya da bir çocuğun kahkahasına sadece kulak vermekte.
Çünkü farkına vardığımız her an, aslında zamanı biraz olsun yavaşlatıyor.
Ve belki o zaman, bu hız çağında bile “yaşıyorum” diyebiliriz.